3 Kasım 2012 Cumartesi

GÖLDE AÇAN VAHA

Savaş zamanlarıydı. İç savaş başlamış, kuzeylilerle güneyliler birbirine girmişti. Okulunu yeni bitirmiş, çakı gibi bir delikanlıydım. Her sorumlu gencin yaptığı gibi, askerlik şubesine gidip birliğime teslim olmak yerine, birliğe kaçak yollarla girip askerlerin arasına karışarak eğitimlere başladım. Kuzeyli Birliğinde görevimi yapmak benim için şeref ve büyük bir onurdu. Kuzeyli Birliğinin en belirgin özelliği dünyanın en iyi jandarma komandolarından oluşmasıydı. 3 hafta sonra acemilik dönemimiz bitti ve usta birliklerimiz belli oldu. Benim dağıtımım İskoçya'nın dağlık bir bölgesin olan Highland Jandarma Komando Birliğine çıkmıştı. Güneylilerle savaş halinde olduğumuzdan dağıtım izni verilmemiş, direkt olarak birliklerimize transfer edilmiştik. Transfer bedeli olarak da 2,5 milyon $ + çatışma başına para şeklinde anlaştık.

2 yıl süren savaş sonunda nihayet lanet olası Güneylilere üstünlüğümüzü kabul ettirmiş ve savaşı kazanmıştık. 40 gün 40 gece halaylarla, türkülerle zorla kutladık, neticede askerdik ve komutanlarımızı dinlemek zorundaydık. Savaşın bitmesinin en güzel yanı artık kahrolası çarşı iznine çıkabilecek olmamızdı.

İzinlerimizde genellikle Loch Ness gölü kenarındaki banklara oturur, çiğdem - kola eşliğinde doğadaki dinginlikte kaybolurdum. Yine bir izin gününde bankta otururken, herkes sağa sola koşuşturmaya başladı. Ben de can havliyle oturduğum yerden kalkıp, amaçsızca kaçmaya çalıştım. Ama boğazıma kaçan çiğdem beni nefessiz bıraktı ve yere düştüm. Oracıkta can çekişiyor ve umutsuzca yardım bekliyordum. Aklıma cebimdeki tükenmez kalem geldi ve kalem yardımıyla boğazımda delik açıp nefes alışverişimi düzenledim. Ordu çakımı çıkarıp yara bandı fonksiyonu yardımıyla boğazımdaki deliği kapadım. Kendimi daha iyi hissettiğimde ayağa kalktım. Arkama döndüğümde gördüğüm şey karşısında adeta dilim tutulmuştu. 25m boyu ve 5 futbol sahası büyüklüğünde eni olan bir canavar. "Dur kaçma, korkma benden lütfen" dedi, ses tonu sanki bir meleğinki gibiydi. Çekinerek oturdum banka ve sohbete başladık.

Adı Nessie'ydi bu yaratığın. Gel zaman git zaman aramızda bir arkadaşlık başlamıştı. Bunun tek arkadaşı da ben olduğumdan, geç saatlere kadar beni bırakmıyor devamlı olarak birliğe geç girmeme neden oluyordu. Allah'tan bizim uzman çavuş Aydınlıydı da ceza vermiyordu.

Bir akşam annemle konuşurken, annem dedemin emekli olduğunu ve hayatının kalan kısmını Loch Ness gölünde geçireceğini söyledi. Dedemi işlerinin yoğunluğu nedeniyle yıllardır görmüyordum. Bu duruma çok sevinmiştim. Ailemizin tüm üyeleri mübadele döneminde Selanik'ten Aydın'a göç etmiş ama dedem orada kalmıştı. Çünkü dedem, babası Kronos'tan çok çekmiş ve zorluk görmüştü. Kronos içkici, alemci pisliğin tekiydi. Dedem bu zorluklar altında kendini yetiştirmiş, kendine bir kariyer edinmiş, yüksek Grek sosyetesinde kendine yer bulmuştu. Bu durumdan dolayı dedem Poseidon Selanik'te kalmayı tercih etmişti. Kendisini sadece görev gereği Kuşadası açıklarına geldiğinde görebiliyordum, bu yüzden çok heyecanlıydım.

İlk iş olarak dedemi Loch Ness gölüne götürdüm, yerleştirdim. Ardından Nessie'yle tanıştırdım. Çok iyi anlaştılar ve bir süre sonra birlikte yaşamaya başladılar. Askerliğimi bitirip terhis olduktan sonra 1-2 hafta onlarla kaldım ve ardından Aydın'a kesin dönüş yaptım.

Aydın'da 2 ay boş beleş takıldıktan sonra artık bir işin ucundan tutmam gerektiğini düşünerek halı saha açmaya karar verdim. Zaten halı saha işi kendi işimdi. Balıkesir Üniversitesi Halı Saha İşletmeciliği ve Redbull Çakması Enerji İçeceği Üretimi Bölümünden mezundum. İnsanın kendi işini yapmasından daha güzel ne olabilirdi ki? 3 yıl içinde Ege bölgesindeki tüm halı sahaların tek sahibi ve ülke çapında da en yüksek satış rakamına sahip BlueCow enerji içeceklerinin sahibiydim.

Dedemle sık sık konuşuyor ve geçmişimizdeki boşluğu dolduruyorduk. Birgün dedem Nessie'nin yeğeninden bahsetti ve yanıma çırak olarak almamı istedi, çocuğu yanıma gönderdi.

Bu 11 yaşındaki çocuk işine dört elle sarılıyor ve kendini geliştirdikçe geliştiriyordu. Çalışanlarıma her yıl yaptırdığım genel sağlık taramasında bu küçük çocuğa büyüme hormonu eksikliği teşhisi konuldu. Bu cengâver çocuğun hastalığı beni derinden etkilemiş ve onun tüm tedavi masraflarını üstlenmiştim. Bu ateş parçasının tek zayıf noktası futbola olan düşkünlüğüydü. Arkadaşlarını halı sahaya topluyor, sabahtan akşam ezanına kadar top peşinde koşturuyorlardı. Üstelik çocuklardan para da almıyor, üstüne yiyecek, içecek de ısmarlıyordu tarla domat. İlk başlarda kızıyor, toplarını kesiyor onu futboldan uzaklaştırmaya çalışıyordum. Ama bu çabalarımın sonuçsuz kaldığını gördüğümde bu nafile uğraştan vazgeçmeye karar verdim.

Küçük Messi'nin oyun tarzı beni çok etkilemişti. Pele'nin gol vuruşu, Maradona'nın top tekniği ve Cruyff'un futbol zekası adeta bu çocukta birleşmişti. Messi sanki futbol oynamıyor, pamuk tohumunu havalı mibzerle tarlaya inci gibi nakşediyordu.

Messi'nin farkedilmesi çok uzun sürmedi doğal olarak. Barcelona, Real Madrid, Manchester United, Koçarlı Belediyespor gibi dünyanın en iyi takımlarının transfer listelerine girmişti. Haliyle en mantıklı seçimi yaptı ve Koçarlı Belediyespor'u tercih etti. Takım Messi'nin de katılımıyla başarıdan başarıya koşuyor, coştukça coşuyordu. AYDIN Bölgesel Amatör Ligi şampiyonluğu, Dünya Kulüpler Arası futbol şampiyonluğu, NBA, NFL ve FBI şampiyonluğu derken son olarak gelen Dünya Ağır Siklet Boks şampiyonluğu. Messi'nin ilk sezonu rüya gibi geçmişti. İkinci sezona yine bomba gibi bir giriş yapmak isteyen Messi, yeni sezona Alaska ve Hawaii'nin başkenti Honolulu'da yaptığı kamplarda hazırlandı.

İkinci sezonun açılış maçında, Koçarlı Belediyespor ve Menderesspor'u karşı karşıya getiren dünyanın en büyük derbisinde, doğal olarak kendine ilk 11'de yer buldu. Maç öncesi seramonide belediye başkanı, kaymakam, garnizon komutanı ve ben hazır bulunduk. Atmosfer çok güzel, 92.000 kişilik Vali Şenol Engin stadı tıklım tıklım, zemin futbola müsaitti. Henüz hakem ilk düdüğünü çalmamışken, Koçarlı Belediyespor Messi'nin ayağından gelen 4 golle öne geçmişti. Hakem ilk düdüğünü çaldığında Koçarlı Belediyespor 4-0 'ın verdiği rahatlıkla maça başladı.

Daha maçın 15. dakikasında, Koçarlı Belediyespor 27-0 'ı yakalamasından 7 dakika sonra Messi rakibiyle girdiği ikili mücadele sonucu bacağını kırdı. Artık herşey bitmişti, yapılabilecek tek şey kalmıştı Messi için. Koçarlı törelerine göre, Avcılık ve Atıcılık kulübünün en kıdemli üyesi Messi'yi vurdu.

Bu olay tüm dünya piyasalarını olumsuz etkilemiş ve delikanlıların hepsi manitasız kalmıştı. Sadece Antigua ve Barbuda ülkesi ilginç bir şekilde, ekonomik ve sanayii kalkınma hamleleriyle dünyanın yeni süper gücü olmuştu.

Ailevi ilişkilerimiz de bu durumdan nasibini almış, Nessie ve Poseidon ilişkilerine son vermiş ve ben de ev hanımı olmuştum. Poseidon artık benimle konuşmuyordu ve mirasından da men etmişti. Ama asasını almayı başarmıştım. Poseidon'un asasından ilham alarak USB markasını yarattım, yine maddi açıdan kendimi ihya etmeyi başardım ve ömrümün kalanını 3.10 Yuma Treni olarak geçirmeye başladım.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

TİBET'TE 7 OK

(64 Mizah Dergisi'nde Yayınlanan Yazımın Uzun Versiyonu)


Bu icadım için yıllarca uğraştım. Hayatımdan nice insanları feda ettim. 11 ay sonunda amacıma ulaştım ve çalışmamı tamamladım. Bu icadım tüm evrende bir kelebek etkisine yol açmış ve herkesin, herşeyin kaderini değiştirmişti. Evet, yaydan çıktıktan sonra geri dönen ok'u icat etmiştim. Artık ok yaydan çıktıktan sonra geri döndüğü için bütün klişeler yıkılmış ve insanlar daha ılımlı hale geldiğinden herkese, herşeye sonsuz şans verir duruma gelmişlerdi. Hatta Yeteneksizsiniz yarışma programında bile yılda ortalama 1281 yarışma 1.si seçilmekteydi. Haliyle bu dünya ekonomi sistemini de alt üst etmişti. Ve insanlık sonunda para kavramını ortadan kaldırmıştı.

Piyasada bulunan tüm ödülleri toplamıştım. Ama Oscar ödülünü reddettim. Bu hareketimle A.B.D. 'de yapılan kızılderili katliamlarına dikkat çekmeyi başarmıştım. Nobel ödüllerinin tümünü -gelecek yıllarda verilmesi planlananlar da dahil- hepsini bana vermişlerdi. Ödül töreninde birkaç kelime etmek ve ödülleri, tapularını almak için kürsüye çıktım. Konuşma metnimi şiirsel olarak özetlersek kısaca şöyleydi:
Yaydan çıkan ok geri dönebilir,
Herkes kararını değiştirebilir,
Ben daha başka ne söyleyeyim,
Mesaj teslim edildi.

Konuşmam dünya genelinde icadımdan daha çok ses getirmiş ve kimi çevrelerle aramda birtakım hadiseler meydana getirmişti. Ama beni ilgilendiren kısım O'nun bu konuşmadan etkilenmiş olmasıydı.

İlk önce face'den ekleştik, sonra msn konuşmaları falan derken ilişkimiz sms boyutuna geldi. Derken uzun konuşmalar, ardından kaçamaklar... Heidi ile birbirimizi çok iyi tamamlıyorduk. Müthiş uyumumuzun yanısıra auramız da çok    yüksekti. Aramızdaki tek engel onun evli olmasıydı. Bu küçük kaçamaklar sıklaştı ve paparazilere afişe olduk sonunda. Kocası Seal sağda solda hakkımda atıp tutuyormuş. Ağzını burnunu kırmaya diye gittim, ama vazgeçip geri döndüm. Zaten adam scarface, bi de ben yamultmayayım dedim.

Heidi, Seal'dan ayrılmış, sadece kağıt işleri kalmıştı. Çok mesuttuk, o kadar mesuttuk ki Real Madrid'e transferimiz bile söz konusu oldu. Hatta mutluluğumuzu perçinleyecek bir çocuk bile bekliyorduk. Birgün azmak başındaki malikanemizin zili çaldı, beklediğimiz çocuk geldi ve müjdeli haberi verdi "abi, yenge artık resmi olarak dul, yapıştır ;)". Çocuk mocuk dinlemeyip tokat manyağı yapacaktım ki, Enigma çalmaya başladı. Affettim çocuğu.

Herşey mükemmel gidiyordu. Taa ki ilk ve tek kavgamıza kadar. Ben de herkes gibi oralet hastasıydım. Kışın sıcak, yazın soğuk olarak tüketilebilen bu mucizevi içecek, Heidi'nin gözünde içilen değil, yenilen bişeydi. Leblebi gibi kütür kütür götürüyordu. Haliyle ben de çok sinirlendim. Böylesine büyük anlaşmazlıklar içerisindeyken ailelerimizin de baskısıyla kendimizi nikah masasında bulduk. Seçkin bir davetli grubunun hazır bulunduğu bir nikah töreniyle dünya evine girdik. Kızlık soyadını taşımasına izin verdim, Heidi Klum İstek. Ama bunun karşılığında yaptığı tüm işlerden elini eteğini çekti ve ev hanımı oldu.

Balayımızdan henüz dönmuştük. Artık ilişkimiz evlilik monotonluğuna girmişti. Bir gece yarısı telefonum çaldı. Arayan çocukluk arkadaşım Hugh Warner, yani sizin bildiğiniz isimle Marilyn Manson 'dan başkası değildi.

Marilyn' in babası hükumet konağında memurdu eskiden. Orta okulda falandık tayinleri çıkıp buralardan gittiklerinde. Yıllardır görüşmüyorduk. Zaten oralarda iyice dinsiz imansız olup çıkmıştı, civciv ezmeler falan da cabası. Bize tersti bu hareketler, gayet resmi bir konuşma yaptım telefonda. "Yarın konuşuruz" deyip kapadım. Heidi huysuzlanmış, süsmeye başlamıştı zaten.

Ertesi sabah bahçe kapısında biri belirdi. Ben ilk önce sevgili arkadaşım köşedeki palyaçoya benzettim, biraz daha yaklaşınca Ajda Pekkan olduğunu anladım. Yanına vardım,  Marilyn'miş meğer.

Kıyamadım onu o halde görünce, "gel ulan dedim, özlemişim amk" dedim ve uzun uzun sarıldık. Sonuçta yılların yaşanmışlığı vardı. İçeri geçtik, Heidi'yle tanıştırdım. Biz balkonda çaylarımızı yudumlarken, Heidi de hortumla balkonu yıkıyor, sağolsun serinlememiz için arada ayaklarımıza su tutuyordu. Neyse fazla uzatmayalım, "Abi, ben iyice yoldan çıktım, bana bi yol göster gurbanın olam" dedi. "Tamam aslanım sen iste, zaten biz de yengenle Tibet taraflarına tatile gidicektik, sen de gelirsin, sırtımda mı taşıycam" dedim ben de.

O gün gece yola çıktık. Torsche'yle 3 - 3,5 saatte vardık. Yarım saat içinde yemek yiyip, dinlenip, Lhasa Manastırı yoluna götürdüm bunu. İç huzuru daha rahat bulabilmesi için de 1281 km lik dağı moonwalk yaparak tırmanmasını öğütledim. 19 ayda tamamladı yolculuğunu.

O 19 ay içerisinde ben önce budistlerin arasına karışmış, sonra da yeni Dalai Lama olmuş ve budizmi lağvetmiştim. Zaten olayın şokunda olan Marilyn "Din elden gidiyor" diye bağırınca deve kuşlarını salıverdim. Civciv ezmek neymiş görsün tarla domat. Aradan 1-2 ay geçti. Üzerimde dünyadaki tek ve son budist olmanın verdigi gurur vardı. Bir gece, ruhani lider olmamı fırsat bilerek, O'nun ruhu, benim ruhumun önünde diz çöküp tövbe istedi. Ben de affettim. Sanayiye çırak olarak verdim, efendi gibi ekmeğinin peşinde şimdi.

Bu arada Heidi de kurban bayramı münasebetiyle anasıgillerin yanına gitmiş ve 2 hafta sonra geri dönmüştü. Gelirken yanında birkaç akrabasını da getirmişti. Bütün Bavyera bunların akrabası olduğundan birkaç dediğim yaklaşık 2234 kişiydi.

Bu duruma çok sinirlendim. Artık ruhani lider olduğumun farkındalığıyla önce kendimi, sonra herkesi ışın kılıcıyla harcadım. Tam insansız dünya çok güzel oldu lan falan derken, bu sefer aynı sıkıntılar öteki dünyada başladı. Ben de son çare olarak herkesi yazları öteki dünya sanayi sitesine çırak olarak verdim ki anlasınlar ölümün değerini. Öldüğüme öleceğimde pişman oldum yemin ederim. Bir gece Heidi'ye sordum sen de pişman mısın diye, " snne be slk" cevabını alınca okla tekrar öldürdüm kendilerini. Şimdilerde 5. boyutta falanmış duyduğuma göre. Ama artık geri dönüş yok, ok yaydan çıktı bi kere sonuçta. Varmıydı la. Yeni bi keşif yapayım iyisimi. Belki yaydan çıkan ok'u geri döndürebilirim.



















25 Temmuz 2012 Çarşamba

MACERA DOLU AMERİKA

30’lu yılların başlarıydı. 25 yaşına gelmiş, okulunu uzatmış, hayatının baharındaki bir gençtim. Çiftçi bir ailenin tek çocuğuydum. Mümkün oldukça tarlaya gider babama yardım ederdim. O yıllar bereketli yıllardı, çok iyi mahsul aldık. Gelirimiz 100’ e katlanmıştı. Bir akşam yemekteyken babama, “baba bu parayı bi yere yatıralım, nakit para değerini kaybeder, erir gider” dedim. Babam da “bakalım” dedi. Ertesi gün eve geldiğinde elinde tapular vardı. Evet sizin de tahmin ettiğiniz gibi babam A.B.D.’ deki büyük buhranı fırsat bilerek New York’ tan tarla almıştı. “Taşınıyoruz” dedi. Aydın’ daki bütün tarlalarımıza “taşındık” tabelası astık ve evimizi toparlayıp, yeni bir dünyaya yol aldık. Annem çok mutluydu, çünkü evimiz katlanabilir olduğu için eşya toplama derdine girmesine gerek kalmamıştı.

New York’ a adaptasyon sürecimiz çok çabuk geçti, 15 bilemedin 20 dakika. Mahalleden arkadaşlarla akşamları Manhattan alemlerine dalıyor, gündüzleri NY Giants maçına gidiyor, geziyor, eğleniyor, kahkahalar atıyorduk. Hatta bigün hiç unutmam öğle vakti çocuklarla buluşup kahkahaya başladık, akşam çanında evlerimize dağılıp yemek yedikten sonra kahkahamıza kaldığımız yerden devam ettik.

Herşey çok iyi gidiyordu bu yeni dünyamızda. Pamuk, mısır, buğday iyi para ediyor ve A.B.D. hükümeti de yüksek tarımsal destekleme primleriyle paramıza para katıyordu. Birgün babam artık iş bulmam gerektiğini söyledi. Ben iş ararken, yukarı mahalleden Santino bana yardımcı olabileceğini söyledi. Biz arkadaşlar arasında O’ na kısaca “Sonny” derdik, O’ da “bu ne amk. Çin malı çakma Sony gibi” serzenişlerle bize kızardı, ama biz yine de derdik.

Sonny’ le babasının dükkanına gittik. Vito amcanın elini öpüp hayırlı işler diledim. Vito amca beni çok severdi. Çünkü her Cuma namazında ve bayram namazlarında karşılaşırdık. “Bizde de 3 oğlan var ama hepsi de işe yaramaz, aferin oğlum” der ve takdir ederdi. Onlar da zeytinyağı işindeydiler zaten. E serde de çiftçilik olduğundan bu işi kavramam çok uzun sürmedi. Ama benim için bastırdıkları kartvizitlerde ünvanım “ikinci el mobilya satıcısı” ydı. Bu beni hiç kıllandırmadı, taa ki her gece yatmadan önce dua etmeye başlayana kadar, “Tanrım bana bisiklet ver, amin.” Sonra Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım ve ertesi gün kendime bir bisiklet çaldım, ardın tanrıya beni affetmesi için dua ettim. İşte mevzuyu o zaman çakozladım, 25 yaşındaki adam bisikleti n’aapıcak? Bu işte bir iş vardı ama ben ses çıkarmadan işimi layıkıyla yapmaya devam ettim.

Dükkana bir adam geldi, Virgil Sollozzo. Türk diyorlarmış buna arkadaşları. “Abi, Türk lakabı nereden geliyo?” dedim, “haşhaş tarlalarım var Türkiye’de” dedi. Bu Hollywood klişesi yalana inanmam mümkün değildi, çünkü Türkiye’de böyle bir şey görmemiştim. Vito amcanın kulağına eğilip “yalan söylüyo pezevenk, inanma” dedim. O da söylediğimi dikkate alıp siktiri çekti.

Birkaç gün sonra işe giderken bahçeden 3-5 portakal toplayıp dükkana götürdüm. Ortaklardan Pete abi (Clemenza) fil gibi bi insan olduğundan hepsini sömürdü. Vito amca bunu görünce çıldırdı, “e biz orospu çocuğu muyuz amk fili!”dedi. Hışımla dükkandan çıktı. “Baba ben gideyim” dedim, “ne babası amk, biz mafya babası mıyız?” şeklinde beni azarladı. “Evet” dedim, “haklısın oğlum” diyerek karşı taraftaki manava gitti, biz de içeri geri döndük. Ardından silah sesleri, grav, grav, grav! Hemen dışarı koştuk, adamları yakalayamadık, Baba’yı apar topar acil servise götürdük. Orada da hekim yokmuş, nöbetçi pratisyen hekim serumu bastı, “Bişeyi yok bunun canım, biraz dinlensin, zaten vücut 1-2 haftada kurşunu kendisi atar” dedi. Eve götürdük, yatırdık. Carmella yenge nane limon kaynattı, bi güzel içirdi. Dinlenmesi için odadan ayrıldık. Pete abi de oradaydı. “Abi her yere salçasın amk, bi siktir git da” dedim saygısızca, haddimi aşarak. O’ da sağolsun gerginliğimi anlayışla karşıladı, bi bardak su verdi. “Bak aslanım, Baba bana ne der? Fil. Fil berekettir. O yüzden beni işe aldı, her yere onunla giderim bereket getireyim diye, kapiş ;)” dedi. Hak verdim.

Birkaç dakika sonra telefon çaldı, Sonny’i vurmuşlar. Rahmetli Manhattan’dan aşağı kaçmış, Bronx’da sıkıştırmışlar. 3 el havaya atıp, gerisini göğsüne sıkmışlar. Al, al, al. Bi de bunu al!

Aradan birkaç gün geçti, rahmetlinin helvası falan filan derken, babadan destur alıp ayrılmaya karar verdim. Çünkü bu olaylar beni yormuş ve fazlasıyla korkutmuştu. O gece kız arkadaşımdan ayrıldım ve işime dört elle sarıldım. Sonraları öğrendin, benden sonra evlenmiş, 2 de çocuğu olmuş, yatları, katları olmuş ama hiç mutlu olamamış…

Vito’nun ufak oğlu halen öğrenci olduğundan işleri bir süreliğine ben devraldım. Bu arada ailemizin gelişmesi için eğlence sektörüne de el attık. Nevada / Las Vegas’ ta deve güreşleri düzenliyor ve düğünlerde davetlilerin fotoğraflarını zorla çekiyor, çıkarlarken de zorla satıyorduk. Bu işin çok büyük getirisi vardı, sonuçta Las Vegas’da nerden baksan günde 1000 düğün gerçekleşiyordu. Birkaç yıl sonra bardakta mısır işine girdik. Las Vegas gibi kahrolası bir günah şehrinde bu fikrimiz çok tutmuştu. Bir bardağın içine küçük sfenksler ve küçük piramitler yerleştiriyor, ağzını streç filmle kapatıp sürüyorduk piyasaya. Artık hediyelik eşya pazarında da liderdik. Aile tamamen yasal çalışıyordu.

Bir sabah dükkana I.R.S. ajanları geldi. Küçük bir vergi borcum varmış. Bu da zaten benim açığımı arayan hükümete bahane olmuş ve hiç tereddütsüz, 0,99$ evet yanlış duymadınız yalnızca 0,99$ vergi borcu için, 5 değil, 10 değil tam 10yıl 12 ay süreyle mahpus damına attılar beni. Yanıma da sabah akşam banjo çalan lanet olası bir güneyliyi koydular.

2 yılın sonunda şartlı tahliyeyle delikten çıktım. Çıkar çıkmaz tövbe ettim, artık sadece ve sadece çiftçilikle uğraşacaktım. 50 baş sığır alıp yetiştiriciliğe başladım. Zaten tesis yapımında %50 hibe ve hayvan başına da %25 destekleme primi aldım. Sonra köfteci açtım. Elimin ayarsızlığı ve bahar aylarında herkese yakışabilen bir renk olan yeşilliği kombin ettim. Ve ilk legal dükkanımı açtım, Mc Donald’s. Zaten Mc_Donald’s_09_Yaqıshıqlı benim lakabımdı. Bir şirket logosu oluşturdum, ve 0’dan marka yarattım. Ama herkes şirket logosunu martıya benzetiyor ve bu bağlamda denizcilik şirketi sanıp uğramıyordu. Kırmızı martı mı olu a.k? Dükkanım hep boştu. Ben de teker teker açıklamaktan bıktığım ve genel yargıyı yıkmak için şirkete bir slogan belirledim. “Mc Donald’s gemisi yok”!







28 Ocak 2012 Cumartesi

1000 KİBİR 10000 BİLGELİĞİ YOK EDER



“Ulan, dur! Naabıyosun!?” demeden belindeki kılıcı çıkardı. “tşşşuvvvvp, Bvuuuup bvuuuup”. Kılıcını umarsızca etrafa sallıyordu. Hemen sağa çekip el frenini asıldım helikopterimin. Ensesine bi tokat çaktım, kendine geldi. “Oğlum n’aabıyosun lan! Manyak mısın?” diye azarladım. “Usta, elin ayağın öpem dur, etme eyleme. Sivrisineklere dayanamıyorum!” dedi başını öne eğerek. Helikopterdeki hasarı gözlemlerken, bir yandan da söylendim, “bunca yıllık ustayım, yeminle bunun kadar cins padawan görmedim. Ben seni çekmek zorundamıyım arkadaş, ya kurallara uy ya da siktir git!” Elimi öptü, “Haklısın usta, kusura bakma” dedi. Zaten helikopterde de pek hasar yoktu, sadece iletişim sisteminde küçük bir sorun vardı, bunu da sanayide pekala hallettirebilirdim.
Yeniden yola koyulduk. Karnım acıktı, Ortaklar’da sağa çekip 2’şer porsiyon çöp şiş + 1 sürahi ayran gömdük. Sonuçta Kraliçe Amidala’nın çağrısı üzerene Naboo’ya gidiyorduk ve yolda fazla vakit harcamamalıydık, bu nedenden dolayı paraya kıydım ve otoyolu tercih ettim. Tabii ki tünelden geçerken radyoyu açıp, tünel hakkında bilgi almadan yapamadım. Sonuçta bilge bir insan olduğumdan genç Anakin’e örnek olmalıydım.
Neyse sonunda Naboo’ya vardık. Kraliçe Amidala’nın dükanına gittik. Sağolsunlar kapıda karşıladılar, buyur ettiler. İçeri girer girmez genç padawanım “selaminaleykiiim, hayırlı işler” dedi. Kraliçe şaşkın bir şekilde yüzüme baktı. Bir padawana ustasının yanında söz düşmez sonuçta. Zaten nezman bi misafirliğe gitsek böyle oluyo bu çocuk, şımarık. Oldu artık bi kere. Kraliçe’nin yanına oturduk, “çay söliim, içelim” dedi. Hayhay dercesine kafamı salladım. Ama bizim gerizekalı padawan duracak mı yerinde, “ben oralet içicem” dedi. Çaylar geldi, yudumlamaya başladık. Kraliçe, “gelelim sadede Ersincim, ben bu SSK primlerimi hep zamanında yatırdım, yaşımda doldu, fakat 3 aylığımı yatırmıyolar” dedi. Hiddetle baktım yüzüne, “hallederiz Kraliçem” dedim. Çok sinirlenmiştim, o kadar sinirlenmiştim ki sigaramı yarım bırakarak ayağa kalktım. “Dur” dedi Kraliçe, “emin misin, bu görev biraz zorlu” dedi. Hayhay dercesine moonwalk yaparak odadan çıktım. Padawanım Anakin çok korkmuştu, “usta, sence Sith Lordu Sosyal Güvenlik Uzmanı Ali Tezel’i yenebilecekmiyiz?” Ben de “karanlığın sonu aydınlığın başlangıcı, aydınlığın başlangıcı karanlığın sonudur” dedim. Bi sikim anlamadı, andaval andaval suratıma baktı.
Kuşluk vakti vardık Sith Lordu’nun malikanesine. Bahçede durduk ve bağırdım “Gel dedin geldim Abdurrahman Çavuş!” Kapının 2 kanadı birden açıldı ve Lord yüzünü gösterdi. “Ne Abdurrahman’ı lan mına koduğum” dedi ve karanlık güçlerini kullanarak aduket çekti, öylece yere yığıldım. Hemen kılıcını çekti Anakin ve amansız bir dövüşe giriştiler. Çok pis dayak yiyiyordu genç padawanım. Güç bela seslendim “Anakin, öğretilerimi hatırla!” Anakin kendine geldi ve karanlık tarafın efendisi Ali Tezel’in işini bitirdi. Yanıma koştu genç padawanım, matarasından bir yudum su verdi, hemen iyileştim. Çünkü bu çok özel bir suydu, doğduğum topraklardan, Koçarlı’dan gelmişti bu su. Koçarlı’nın bol arsenikli tatlı suyundan 1 yudum su alınca, zıpkın gibi, fişşek gibi yerimden kalktım. Sonra bi baktım Lord Ali Tezel ruhunu salıyo üstümüze. Hemen ben de ruhumu gönderdim ve O’nun ruhu, benim ruhumun önüde diz çöküp tövbe istedi.
İkimizde ayaktaydık, kendimize gelmiştik. Kraliçe’nin SSK işini hellettim. Sith Lordu Ali Tezel’le helalleşip ayrıldık. Uzaklaşırken Sith Lordu kendi kendine söyleniyordu, “Ulan Arif’in Manchester’a attığı golü arıyordum, nereye geldim amk.”
Kraliçenin yanına gittik ve durumu hallettiğimizi belirttik. Tebrik ve takdirlerini kazandık kendilerinin. Benim tarla domat padawanım bi pot daha kırdı ve Kraliçe’nin elini öpmeye kalktı. Böyle seviyesizlik görülmemişti, olamazdı. Eve varır varmaz kovdum öküzü.
Yıllar sonra çıktı geldi, elimi öptü. Zengin bir iş adamıydı artık. “Ne iş yapıyorsun?” diye sordum. “Sineklik işindeyim usta, hani mavi florasan gibi şeyler oluyo ya, sinekler çat! diye patlayıp ölüyo, hah o iş.” Takdir ettim keratayı, kendi cins huylarını kullanıp insanlığa yararlı bişeyler yapmıştı sonuçta. Ve bu insanlığa faydalı durum Jedi Şövalyesi olmasına yetiyor ve artıyordu da. O aletlerden getirmiş bikaç tane, hediye. Çalıştırdı, bir de baktım, 2 tane ışın kılıcını enlemesine sabitlemiş maldıraşanu. Bıyık altından güldüm. Bunu görünce “Artık ben de bir Jedi’ım usta, lütfen saygı duy” dedi. Ben de dururmuyum, hemen yapıştırdım cevabı:

“Ben sana Jedi olamazsın demedim,
Adam olamazsın dedim…”






3 Aralık 2010 Cuma

Road to Egypt Yolculuğu


Sabah yine uyanamadım, ben de akşam kalkmaya karar verdim. Saat 16:58’de Merve’nin mesajıyla uyandım, “nerdsn len?” Cevabım klasikti, “Hiiç, yeni kalktım, bilgisayarı açıyom anca.” Sonra msn kastığı için facebook’ta konuşmaya başladık. Merve çok sıkılmış, ve bi yolculuğa çıkmaktan bahsediyordu. Aklıma yatmadı değil, çünkü uyku mallığı hâlâ üstümde. Olur dedim. Reco’yu arayıp ilk otobüs’le Koçarlı’ ya gittik. Evde pek hoş karşılandık, davul zurna ve ziyefet sınıfına giren yemeklerle. İlk önce babamdan TD95’in anahtarını aldım, Merve karşı çıkınca utana sıkıla babamın yanına giderek Torsche’nin anahtarını aldım. Annem her zamanki gibi, Akasya kahve, ıspanaklı börek ve 1 kg lık Tuğba çiğdeminden oluşan yolluğumu hazırlayıp bize verdi, ve hemen yola koyulduk. Germencik’ten otoyola girdik fakat nereye gideceğimizi hâlâ bilmiyordum. Ben homurdanırken lafa atılan Merve, “ Mal mısın olm, Nazilli tarafından gidicektik, Mısır’a buradan mı gidilir?” deyince mahçup bi şekilde gaza asıldım, ibre 140’a geldiğinde zıplamaya başlayan Torche’nin bu özelliğini kullanarak bariyerlerin üzerinden atlayarak geri döndüm.

Evet Mısır’a gidiyorduk, o mistik, büyülü ülkeye. Yolda hemen Torsche’nin yalnızca lpg ile çalışan bünyesini doyurduk. Korkuteli civarında mola verip, anamın yaptığı ıspanaklı böreklerin yanına bi de yoğurt bulduk. Offff. Beygir gibi yedik afedersin. Üstüne de Merve, Torche’nin ultra süper çakmağının üzerinde orta kahveyi yapınca, kendimden geçtim. Tabi molayı sonlandırmadan önce yapılacak bir şey kalmıştı. Evet çiğdemleri de yedik. Rotamız belliydi, Korkuteli’den sonra Antalya, Mersin, K.K.T.C., Güney Kıbrıs, Suriye, Lübnan, İsrail ve sonra ver elini Mısır. Merve çantasından “Karışık CD” isimli albümü çıkardı ve dinlemeye başladık.(içeriğini merak edenler için : http://kocarli.fizy.com/p/roadtoegypt ) Şarkıların da etkisiyle, yolculuk çok çabuk geçti, ve Mısır’a ulaştık.

Hiç vakit kaybetmeden Gize’ye vardık. Merve alt aşortmanının paçalarını içine soktuğu ugg’laryıla adeta Cleopatra’yı andırıyordu. Ben de şortumun üzerine giydiğim Aydın Tekstil ceketim (t-shirt yok, sadece ceket, kadife) ve şıklığımı tamamlayan Tariş şapkamla gözlere hitap ediyordum. Yanımıza gelen Gize’nin yerlisi, “Bın var almanıya’dan gilmek, sizi gizdirim istersiniz?” deyince ehlem ve sehlem dedim, ve başladık piramit gezimize. Keşke demez olaydım.

Piramitlerden birininin içerisindeki firavun mezarına ilerlerken, rehberimiz durdu ve “sağ tarafta gördüğünüz boşluk, dünyanın ilk internet cafesinin bulunduğu yerdir” deyince mal gibi içeri girdik. Be aptal Ersin, o zamanlarda cafe mi var, evinde internete giriyo millet, sosyalleşme zayıf. Hiç düşünemedim bunları. İçeri girdik ve beni radyasyona maruz bırakarak Merve’yi kaçırdılar. Son hatırladığım cümleler “ bırakın lan beni, biz Adana çocuğuyuz gardaşşş, tırnaklarıma dikkat edin yeni manikürden çıktım, fön makinem yok yavaş gidin rüzgar yaratıp saçlarımı bozmayın” oldu.

Kendime gelir gelmez kalkıp dışarı koştum. Sfenkslerden birinin üstüne oturup derin derin sigaramdan çekerken, sfenks dile geldi, “bilader, bu kız o adamları döver başınıza bela alırsınız, ben canlanayım da bulalım şu kızı” dedi. Ben de dururmuyum hemen yapıştırdım cevabı, “bekle sigaram bitsim, marlboro bu”. Torsche’yi de yanımıza alarak tekrar yola koyulduk.

Bana haydutlarla ilgili ne hatırladığımı sordu, bende cevapladım, “birinin bi gözü deri bişeyle kapatılmış, tahta bacaklı, omzunda papağan olan bi adam”. Sfenks hiddetle durdu, Torsche az kalsın düşüyordu üzerinden, zor tutundu. “Demek bi korsan” dedi Sfenks, “evet abi” dedim. Ardından, “korsan mı? ne korsanı? Korsan ne arar la Mısır’da? Ben öyle bir şey görmedim, ben ellibeşbin yaşımdayım. Biz taa-tapınak koruyuculuğu için geliyoz buraya. Korsan olarak bize gelmez o işler.” diye ekledi. Evet yanılmıştım. Odanın karanlık oluşu ve adamların da zenci olmasıyla birleşen bu olay ben yalan modeline itmişti. Hiç birşey görmemiştim açıkcası.

Sonsuz çölde ilerlerken ileride bir grup bedevinin ilerlediğini gördüm, Sfenks abiye gösterdim. “Napalım?” dedi. Ben de “ abi çaktırmadan kutup ayısı yarat da salıver üstlerine adilerin.” diye karşılık verdim. Önden kutup ayıları, arkalarından biz bedevilere doğru koştuk. Nihayetinde Merve’yi kurtardım. Beni görür görmez gözleri dolan Merve, sıcaktan ve susuzluktan bayıldı. Hemen Sfenks abinin de yaratma gücüyle, coca-cola zero içirdik ve kendine geldi. Naif, kırılgan, öksürgen bi ses tonuyla “ne bahtsızlarmış arkadaş bunlar da” dedi. Sfenks abi ve Torsche de buna çok güldü.

Sfenk abi bizi ışınlama gücüyle Balıkesir’e, Torsche’yi de Koçarlı’ya gönderdik. Balıkesir’e varınca ilk iş anneme çağrı attım merak etmesin diye. Ama sonradan fark ettik ki meğer ışınlama sırasında, paradoksal endoplazmik boyut değişimi olmuş, ve 1 yıl öncesine, yani okulu bitirdiğimiz yıla geri dönmüşüz. Boşu boşuna bir yıl daha okuyacaktık. Ama olsundu. Sağ salim varabilmiştik Balıkesir’e. Mutluyduk, soluğu Karadenizliler Derneğinde aldık. Tarih değiştiği için kafalarımız karışmış ve arkadaşlardan edindiğimiz bilgilere göre yarın Merve’nin saat 11:00’da Teorik Mekanik sınavı, benim de 15:00’da Diferansiyel Denklemler sınavımız varmış. Hayırlısı olsun dedik. Hayırlısı olmadı. Herkes okulu uzattık sanıyor, amma lakin ki öyle değildir.




Merve, Sfenks Abi ve Torsche (Ben çektim)




Merve ve Ben (Torsche çekti)



2 Aralık 2010 Perşembe

1 kişinin bildiği Sir, Sir değildir!

Türk Hava Yolları Manchester United Reklamı



Bursaspor - Manchester United Maçı Öncesi



Sir Bobby Charlton futbolculuk ve yöneticilik hayatında Manchester United'e çok şey katmış isimdir. Ve hatta biraz nurludur (Takımının 1958'de Münih yakınlarında geçirdiği uçak kazasından sağ çıkması). Ama gelin görün ki Sir hakkında birşey kafamı fazlasıyla meşgul etmekte.

Sir Bobby Charlton' ın başka takım elbisesi yok mu?
Aylardır kafamı kurcalayan, uykularımı kaçıran bu soru içerisinde, yeni sekme açılarak "koskoca Sir lan adam, 1 takımı olur mu hiç?" sorusu ile çözüm yollarına girişim hiç de zor olmadı.

Sir' ün her ülke için farklı bir takım elbisesi var!
Mesela Uganda için gri takımı tercih ederken, Türkiye' için de siyah takımını tercih etmiştir.

© Blogger - Template by Blogger Sablonlari - Font by 1001fonts