25 Temmuz 2012 Çarşamba

MACERA DOLU AMERİKA

30’lu yılların başlarıydı. 25 yaşına gelmiş, okulunu uzatmış, hayatının baharındaki bir gençtim. Çiftçi bir ailenin tek çocuğuydum. Mümkün oldukça tarlaya gider babama yardım ederdim. O yıllar bereketli yıllardı, çok iyi mahsul aldık. Gelirimiz 100’ e katlanmıştı. Bir akşam yemekteyken babama, “baba bu parayı bi yere yatıralım, nakit para değerini kaybeder, erir gider” dedim. Babam da “bakalım” dedi. Ertesi gün eve geldiğinde elinde tapular vardı. Evet sizin de tahmin ettiğiniz gibi babam A.B.D.’ deki büyük buhranı fırsat bilerek New York’ tan tarla almıştı. “Taşınıyoruz” dedi. Aydın’ daki bütün tarlalarımıza “taşındık” tabelası astık ve evimizi toparlayıp, yeni bir dünyaya yol aldık. Annem çok mutluydu, çünkü evimiz katlanabilir olduğu için eşya toplama derdine girmesine gerek kalmamıştı.

New York’ a adaptasyon sürecimiz çok çabuk geçti, 15 bilemedin 20 dakika. Mahalleden arkadaşlarla akşamları Manhattan alemlerine dalıyor, gündüzleri NY Giants maçına gidiyor, geziyor, eğleniyor, kahkahalar atıyorduk. Hatta bigün hiç unutmam öğle vakti çocuklarla buluşup kahkahaya başladık, akşam çanında evlerimize dağılıp yemek yedikten sonra kahkahamıza kaldığımız yerden devam ettik.

Herşey çok iyi gidiyordu bu yeni dünyamızda. Pamuk, mısır, buğday iyi para ediyor ve A.B.D. hükümeti de yüksek tarımsal destekleme primleriyle paramıza para katıyordu. Birgün babam artık iş bulmam gerektiğini söyledi. Ben iş ararken, yukarı mahalleden Santino bana yardımcı olabileceğini söyledi. Biz arkadaşlar arasında O’ na kısaca “Sonny” derdik, O’ da “bu ne amk. Çin malı çakma Sony gibi” serzenişlerle bize kızardı, ama biz yine de derdik.

Sonny’ le babasının dükkanına gittik. Vito amcanın elini öpüp hayırlı işler diledim. Vito amca beni çok severdi. Çünkü her Cuma namazında ve bayram namazlarında karşılaşırdık. “Bizde de 3 oğlan var ama hepsi de işe yaramaz, aferin oğlum” der ve takdir ederdi. Onlar da zeytinyağı işindeydiler zaten. E serde de çiftçilik olduğundan bu işi kavramam çok uzun sürmedi. Ama benim için bastırdıkları kartvizitlerde ünvanım “ikinci el mobilya satıcısı” ydı. Bu beni hiç kıllandırmadı, taa ki her gece yatmadan önce dua etmeye başlayana kadar, “Tanrım bana bisiklet ver, amin.” Sonra Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım ve ertesi gün kendime bir bisiklet çaldım, ardın tanrıya beni affetmesi için dua ettim. İşte mevzuyu o zaman çakozladım, 25 yaşındaki adam bisikleti n’aapıcak? Bu işte bir iş vardı ama ben ses çıkarmadan işimi layıkıyla yapmaya devam ettim.

Dükkana bir adam geldi, Virgil Sollozzo. Türk diyorlarmış buna arkadaşları. “Abi, Türk lakabı nereden geliyo?” dedim, “haşhaş tarlalarım var Türkiye’de” dedi. Bu Hollywood klişesi yalana inanmam mümkün değildi, çünkü Türkiye’de böyle bir şey görmemiştim. Vito amcanın kulağına eğilip “yalan söylüyo pezevenk, inanma” dedim. O da söylediğimi dikkate alıp siktiri çekti.

Birkaç gün sonra işe giderken bahçeden 3-5 portakal toplayıp dükkana götürdüm. Ortaklardan Pete abi (Clemenza) fil gibi bi insan olduğundan hepsini sömürdü. Vito amca bunu görünce çıldırdı, “e biz orospu çocuğu muyuz amk fili!”dedi. Hışımla dükkandan çıktı. “Baba ben gideyim” dedim, “ne babası amk, biz mafya babası mıyız?” şeklinde beni azarladı. “Evet” dedim, “haklısın oğlum” diyerek karşı taraftaki manava gitti, biz de içeri geri döndük. Ardından silah sesleri, grav, grav, grav! Hemen dışarı koştuk, adamları yakalayamadık, Baba’yı apar topar acil servise götürdük. Orada da hekim yokmuş, nöbetçi pratisyen hekim serumu bastı, “Bişeyi yok bunun canım, biraz dinlensin, zaten vücut 1-2 haftada kurşunu kendisi atar” dedi. Eve götürdük, yatırdık. Carmella yenge nane limon kaynattı, bi güzel içirdi. Dinlenmesi için odadan ayrıldık. Pete abi de oradaydı. “Abi her yere salçasın amk, bi siktir git da” dedim saygısızca, haddimi aşarak. O’ da sağolsun gerginliğimi anlayışla karşıladı, bi bardak su verdi. “Bak aslanım, Baba bana ne der? Fil. Fil berekettir. O yüzden beni işe aldı, her yere onunla giderim bereket getireyim diye, kapiş ;)” dedi. Hak verdim.

Birkaç dakika sonra telefon çaldı, Sonny’i vurmuşlar. Rahmetli Manhattan’dan aşağı kaçmış, Bronx’da sıkıştırmışlar. 3 el havaya atıp, gerisini göğsüne sıkmışlar. Al, al, al. Bi de bunu al!

Aradan birkaç gün geçti, rahmetlinin helvası falan filan derken, babadan destur alıp ayrılmaya karar verdim. Çünkü bu olaylar beni yormuş ve fazlasıyla korkutmuştu. O gece kız arkadaşımdan ayrıldım ve işime dört elle sarıldım. Sonraları öğrendin, benden sonra evlenmiş, 2 de çocuğu olmuş, yatları, katları olmuş ama hiç mutlu olamamış…

Vito’nun ufak oğlu halen öğrenci olduğundan işleri bir süreliğine ben devraldım. Bu arada ailemizin gelişmesi için eğlence sektörüne de el attık. Nevada / Las Vegas’ ta deve güreşleri düzenliyor ve düğünlerde davetlilerin fotoğraflarını zorla çekiyor, çıkarlarken de zorla satıyorduk. Bu işin çok büyük getirisi vardı, sonuçta Las Vegas’da nerden baksan günde 1000 düğün gerçekleşiyordu. Birkaç yıl sonra bardakta mısır işine girdik. Las Vegas gibi kahrolası bir günah şehrinde bu fikrimiz çok tutmuştu. Bir bardağın içine küçük sfenksler ve küçük piramitler yerleştiriyor, ağzını streç filmle kapatıp sürüyorduk piyasaya. Artık hediyelik eşya pazarında da liderdik. Aile tamamen yasal çalışıyordu.

Bir sabah dükkana I.R.S. ajanları geldi. Küçük bir vergi borcum varmış. Bu da zaten benim açığımı arayan hükümete bahane olmuş ve hiç tereddütsüz, 0,99$ evet yanlış duymadınız yalnızca 0,99$ vergi borcu için, 5 değil, 10 değil tam 10yıl 12 ay süreyle mahpus damına attılar beni. Yanıma da sabah akşam banjo çalan lanet olası bir güneyliyi koydular.

2 yılın sonunda şartlı tahliyeyle delikten çıktım. Çıkar çıkmaz tövbe ettim, artık sadece ve sadece çiftçilikle uğraşacaktım. 50 baş sığır alıp yetiştiriciliğe başladım. Zaten tesis yapımında %50 hibe ve hayvan başına da %25 destekleme primi aldım. Sonra köfteci açtım. Elimin ayarsızlığı ve bahar aylarında herkese yakışabilen bir renk olan yeşilliği kombin ettim. Ve ilk legal dükkanımı açtım, Mc Donald’s. Zaten Mc_Donald’s_09_Yaqıshıqlı benim lakabımdı. Bir şirket logosu oluşturdum, ve 0’dan marka yarattım. Ama herkes şirket logosunu martıya benzetiyor ve bu bağlamda denizcilik şirketi sanıp uğramıyordu. Kırmızı martı mı olu a.k? Dükkanım hep boştu. Ben de teker teker açıklamaktan bıktığım ve genel yargıyı yıkmak için şirkete bir slogan belirledim. “Mc Donald’s gemisi yok”!







0 yorum:

Yorum Gönder

© Blogger - Template by Blogger Sablonlari - Font by 1001fonts